Sanatın Günlük Pratiği ve Biz Olmanın Ilham Verici Gücü Üzerine
“Kendi içine bakmaya cesareti olmayan herkesin yaşamı bulanıktır.” der Jung. Cem Güventürk de “uyanmak için içinize dönün” diyor. Bizi günlük hayatta unutmaya alıştığımız o en insani yönlerimizden, güdülerimizden yakalıyor: Bizi bize anlatıyor.
9 Şubat itibariyle karikatürist ve yazar Cem Güventürk'ün ikinci solo sergisi Müze Gazhanede sanatseverlerle buluştu. Ben de kendisinin sıkı bir takipçisi olarak sanatını daha iyi anlamaya dair bir hevesle oradaydım tabii ki. Sanatın her türünün bir sanatçının ifadesinde bir de sanatseverdeki ifadesiyle can bulduğuna inanıyorum, dolayısıyla şahsi yaklaşımım ve merakım bu ikisinin bir sentezi olup olmadığını keşfetmekti. Sosyal medyada akışımıza düşen birçok şey günlük hayatımızda düşündüğümüz şeyleri etkiliyor ve ben şahsi olarak dünyevi şeylerden, belki küçük ama pek de tatlı olmayan problemlerimden bunalmış bir halde telefonumu elime aldığımda bu sanatçının yarattığı bir şeyle karşılaştığım anlardan çok besleniyorum. Beni içinden çıkılamayacak olduğunu düşündüğüm bütün problemlerimden çekip almayı başarıyor, yani beni ana çekmeyi. Ki bence bu günümüzün en büyük meselelerinden biri. Sürekli ve benzer bağlamlarda kullandığımız için banal hale gelmeye başlamış olabilir anda kalmak kavramı ama anlatmak istediğim şey yalnızca anda kalmak da değil; kendinde kalmak, kendi dünyanda ve ekseninde kalmak, bazı şeylerin hatta birçok şeyin senden bağımsız gerçekleştiğini ve istersen onlardan uzaklaşabileceğini bilmek. Dolayısıyla bizim gün içerisinde maruz kaldığımız her içerik aslında önemli oranda bizi etkiliyor ve bende günümün bir parçası olarak -ki bu çok ehemmiyetli bir konu- Cem Güventürk'ün sanatıyla, yazdığı ve çizdiği bir şeyle karşılaşmaktan çok memnunum.
Yarattığı şeylerde her defasında bambaşka şeyler bulmaktan da mutlu oluyorum. Bazen aynı şeyi farklı zamanlarda gözlemlediğimde farklı anlamlar çıkarabiliyorum çünkü ben de zamanla başkalaşıyorum. Bir başkasıyla aynı şeye bakıp farklı şeyler görmekse beni, onu ve büyük oranda bizi çok zenginleştiriyor bana kalırsa. Bu sergide de en beğendiğim şey neredeyse eserlerinin tümünde kullandığı, karikatürize ettiği o karakter ve onun yalınlığı. Sizlerin de gözlemleyebileceği gibi kıyafetsiz, saçsız, üzerinde materyal hiçbir şey olmayan, hatta belki de cinsiyetsiz olan bu karakter aslında çok arınmış bir personayı anlatıyor bize. Belki de bu bağlamda iç dünyasına daha çok girebiliyoruz o karakterin, kendi iç dünyamızla bağdaştırırken çok da zorlanmıyoruz, kendimizi benzetmeye çalışmıyoruz. Hatta daha sonrasında 2 veya daha fazla öznesi olan eserlerde farklılaştırmak için başka renkler kullandığını fark ettim ve bu noktada hissettiğim şey aslında bambaşka insanlar olsak da birbirimizden çok da uzak olmadığımız ve nereden baktığınıza bağlı olarak bir araya geldiğimizde çok güzel bir çeşitlilik, karakterlerimizle çok güzel bir renk paleti yarattığımız oldu. O eserden aldığım şeyler beni çok mutlu etti çünkü bütün benliğimle kabul edilebilir, insanlarla kaynaşabilir, farklılıklarımla var olabilirmişim gibi hissettirdi.
Jung’u gördüm mesela. “Kendi içine bakmaya cesareti olmayan herkesin yaşamı bulanıktır.” der Jung. Jung'un en temel felsefesidir rüyaların bizi bize anlattığı ve kendi içimize ne kadar dönersek o kadar verimli bir keşifte olacağımız, hayatı daha çok anlamlandırarak var olabileceğimiz felsefesi. Cem Güventürk de “uyanmak için içinize dönün” diyor. Belki de amaçladığı şey bu değildi ama bana Jung’u hatırlattı, Jung okumaktan ne kadar keyif aldığımı. Ve tekrar dönüp Jung okumamı, onun felsefesini sorgulamamı sağladı. Böyle zamanlarda sanat hem kendi dalları içerisinde hem de zamansal bağlamda genişleyerek tekrar ne kadar kümülatif ne kadar ucu bucağı olmayan bir derya olduğunu hatırlatıyor. Böyle şeyler deneyimlemekten aldığım keyif bir yana, sergi için hazırlanmış yazıyı okuduğumda Albert Camus’tan oldukça fazla söz edildiğini gördüm, sergiye ilham olduğundan bahsedilmiş. Bu noktalarda göremeyişlerime, göremediklerime de odaklandım ve biraz da oraları keşfetmeye başladım. Böylece biraz daha çoğalmış oldum.
Evet, sosyal medya günlük hayatımıza çok fazla nüfuz edebilen, etkileşimin daha bol olduğu ve böylelikle belki de artık sanatın insana erişimini kolaylaştıran bir mecra. Fakat İstanbul gibi bir yerde, evimden ya da işimden çıkıp hedefe sanatsal bir etkinlik koyup vardığım noktada sanatçının bir anlam bütünlüğü gördüğü eserlerini bir arada ve art arda inceleyebilmek sosyal medyanın domine ettiği bu çağda yine de çok kıymetli. Dolayısıyla imkân buldukça, içimizden geldikçe, keyif aldıkça gitmemiz gerektiğini düşündüğüm sergilerden biri: Ay, Güneş ve Ay. Serginin küratörü Begüm Güney’in hazırladığı yazıyı da okumanızı elbette ki tavsiye ederim, orada da sergiye dair sanatçının ifade etmek istediği birçok şeyi bulabiliriz -serginin isminin alt metni gibi- ve oradan da çoğalabiliriz. Sanatçının bana ilham veren birkaç eseri üzerine küçük yazılarımı da iliştirerek bu yazıyı bitirmek isterim. Herkese keyifli okumalar diliyorum 😊
İnsanım ve var olacağım, var oldukça dönüşeceğim. “Merak etme, kendimi tanımadan seni tanımaya çalışıp ikimizi de yıpratmayacağım.” diyemiyorum. Aksine beni bana yansıtırsan seninle tanıdığım benlerden kaçmayacağım. Birkaçıyla anlaşacağım, anlaşamadıklarımı sende bırakacağım. İnsanım çünkü, bir yılanın ölü derisini bıraktığı gibi vazgeçeceğim takındıklarımdan. Bir başka ben olacağım, onu da seveceğim. Sen beni sevmezsen seni de anda bırakacağım.
Çünkü sen sana katabileceklerimden daha fazlasısın -kendine katabildiklerin kadarsın-, benim seni dönüştürebildiğim bir dünyayı ve seni hak etmiyorsun. Ben, ben olurken sen de bunu seyredeceksin, -sen, yani ben- benim seni seyrettiğim gibi. Benim senin dönüşümlerine şahit olduğum gibi. “Oldukları gibi kabul et ama oldukları yerde dursunlar”
Çünkü bazen esneyemediğimiz yerlerden kırılırız. Sevemeyeceğimiz insanlarla sevişiriz, koklaşırız, ilişmeye çalışırız; ta ki daha fazla beceremediğimiz ana kadar. Yönetilemeyen ilişkiler, kontrolsüz sevgiler, rotası belli olmayan düşünceler. Halbuki iyiyiz biz kendi ritmimizde. Bir gerçektir ki her iyi insan bu hayatı yan yana yaşayacak diye bir kaide yok. İçimde dokunamadığım o hayatın sevgisine yer arıyorum ama bu arayışı başkalarına yer açarken kendimi yitirmeye yeğlerim. Çünkü o bensiz iyi, ben de onsuz. Çünkü sevgi yıpratmayınca güzel.
Bu düşünceler ve daha bunlar gibi nicesi… Cem Güventürk, her sanatçı gibi bilmediği bir hikâyenin öznesine dokundu -bana- ve şimdi belki de ben de bu dokunuşa benzer bir taş attım suya. Biraz bulandırdım suyu, belki bir kıpırtı yarattım kimilerinin ekosisteminde, dokunduk birbirimizin hayatına ve hareler boyu genişledik, büyüdük. Gün olur o öz tasviri gibi görürüz birbirimizi, böyle dokuna dokuna birleşir ellerimiz ve çoğalırız sanatın ışığında.